3 Şubat 2012 Cuma
2 Şubat 2012 Perşembe
Bir Görgüsüz Sınıf: Türkiye Burjuvazisi / İlhan SELÇUK
Devrimini gerçekleştiremeyen sınıf görgüsüzdür.
Kabaca üç sınıf, yeryüzü tarihinde geçmişten geleceğe egemenliklerini kurmuş, toplumların yaşamına damgasını vurmuştur.Eskilerde aristokrasi, büyük toprak sahibi…Sonra burjuva, fabrika sahibi…Ve proletarya, emek sahibi…
Tarihte tarımdan endüstriye geçişin öncülüğünü yapan burjuvazi, yapısı ve yaratıcı özelliğini İngiltere ve Fransa’dan başlayarak Batı’da ispatladı. Bilim adamları, mucitleri, gezginleri, ressamları, romancıları, ozanları, müzisyenleri ve her şeyiyle yeni bir yaşam biçiminin haritasını çizdi dünyaya…Batı dediğimiz zaman, temelde burjuva devrimlerinin yapısal ve biçimsel dünyasını anlıyoruz.
Ve şimdi kendi içinde fışkıran bir yeni gücün ve bir yeni devrimin sancılarıyla kıvranıyor bu dünya… Fabrika uygarlığının ürettiği proletarya yığınları sendikaların, üniversitelerin, siyasal partilerin örgütlenmesinde gümbür gümbür gelişiyor.Çağımızın yaratıcı gücü, alın teri felsefesinin kaynağı, kendine özgü yeni bir dünyanın koşullarını için için hazırlıyor bilim adamlarıyla, ressamlarıyla, romancılarıyla, ozanlarıyla, sosyologlarıyla, ekonomistleriyle… Yarınların dünyası, emekçilerin dünyasıdır kuşkusuz. Batıda burjuvazi proletaryanın gücünü, fikrini, sanatını benimsemiş; toplum yaşamında yeni bir sentezin aranışını insan haklarının ve özgürlüklerinin gereği saymıştır.
Bir de bizimki gibi, daha burjuva devrimlerini gerçekleştirememiş ülkeler var.
Batı burjuva sınıfına özenen mukallit çevrelerin, köksüz, düşüncesiz, edebiyatsız, sanatsız, bilimsiz, resimsiz, müziksiz, heykelsiz; ama parasal görgüsüzlüğü, bu ülkelerin apartman yığınlarından konaklarına, zengin salonlarından sözde üniversitelerine dek her yanı sarmış, bilim ve sanat düşmanlığını yaşanan toplumun hayat biçimi olarak benimsemiştir.
Ticaret odalarına kiralanmış maskeli balo profesörleri, mütevelli heyetlerine sokulmuş sahte bilim adamları, ucuz alıp, pahalıya satmak üzerine kazıkçı işadamları, yurdun emekçisine düşman kurulu-düzen koruyucuları, yeryüzündeki tüm ileri eylemlere ve insanlığın yaratıcı bütün yeniliklerine kapalı kalmaktan kokuşmuş bir anlayış içinde, banknot saltanatı üzerine kurulmuş yozlaşmış bir düzenin çürük kokuları…
Bir herif-i naşerif düşünün ki, Anadolu’daki Amerikan kasalarından İsviçre’deki Siyonist bankalarına dek her yerde sağdan bol sıfırlı hesapları bulunsun, ama hayatı boyunca banknotun yeşili gibi öğürmekle geçsin gündüz ve gece… Kendisine birazcık yakınlaşıp;
-Gel kardeşim, şu güzelim evrende yaşamak, hayatın tadını damağında duymak için bir şeyler yap…
-Ne yapalım?
-Al Aziz Nesin’in, Yaşar Kemal’in, Orhan Kemal’in romanlarını, bir kitaplık kur evinde…
-Allah göstermesin, hepsi komünist!...
-Ruhi’nin plaklarını a, türkülerini dinle…
-Şeytan görsün yüzünü…
-Ulan herif! Duvarına birkaç güzel resim as.Abidin, Avni, Cihat, Selim; bizim ressamlarımız bunlar…
-Boş ver, kimini sürdüm, kimini vatandaşlıktan attım, kimini defterden sildim…
-Nazım’ı oku be!... Türk dilinin büyük ozanını tanı! Dilini sevmeyen insan yurdunu sevmez ve yaşamın tadıdır şiir okumak…
-Nazım mı? Düşmanım o benim…Mezardan çıksa yine gömerim ellerimle…
Duvarında ressamı, dilinde şiiri, kitaplığında romancısı, üniversitelerinde bilim adamı bulunmayan bir görgüsüz sınıf… Hilton’da düğün yapıp, göbekçinin külotuna banknot sokuşturmaktan başka keyfi olmayan, kasaba hovardalığıyla play-boy mukallitliğinde ömür tüketen; çarpık, zevksiz, renksiz, utanç verici bir sınıf Türkiye’nin yazgısına egemen bugün…
Evet, devrimin gerçekleştiremeyen sınıf görgüsüzdür ve Türkiye’nin yarını, mazlum uyanışı, emekçi yığınların iktidarı ve alın teri ülküsünün yükselmesiyle kurtulacaktır.Görgüsüzlüğün çirkinliğinden gerçeğin güzelliğine yöneleceğiz o zaman…
(İlhan Selçuk, “Görgüsüz Sınıf”, Cumhuriyet, 1 Mart 1975)
1 Şubat 2012 Çarşamba
Moralı Esseyid Ali Efendi
![]() |
| Moralı Esseyid Ali Efendi |
Kim ki bu adam diyebilirsiniz.’’Her şeyin Sorumlusu’’ olur kendileri. Yıllardır gündemimizi meşgul eden,son günlerde de iyice çığırından çıkan ‘’türban sorununun’’ kaynağı.1797-1802 yılları arasında Osmanlının Fransa Elçisidir Ali Efendi.Fransız sosyetesinin hanımları onu görüp başlarına onun sarığına benzer şapkalar takıp,saçlarını pahalı kumaşlarla sarmaya başlayıp,bu da yetmezmiş gibi adına da ‘’turban’’ diyince olan olur.
Biliyorum bu konudan hepimiz çok sıkıldık. Sanki tüm meselelerimizi halletmişiz de geriye bir tek bu kalmış gibi dönüp dolaşıp türbana sarılıyoruz. Sebebi gerçekten özgürlük mü yoksa Anadolu’nun masum insanının duygularını, inançlarını sömürmek mi bilemedim.Gelin biz bunun sebebine Fransız sosyetesine özenip moda yaratmak diyelim.Öyle gelip geçici bir moda da değil üstelik.1950’lerde Dr. Hümeyra Erten tarafından uygulanmaya başlanmış.Kamuda başını örtüp tepki almış sonra da kendine özel muayenehane açmış hanımefendi.Geliri iyi olacak ki sonradan Suudi Arabistan’dan çalışma izni alıp oraya yerleşmiş bu ünlü modacımız.Tabi ki bu modanın takipçileri akımı devam ettirmek isterler; 1967 yılında Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın halası Hatice Babacan ortaya çıkar.Türbanla derse girmek isteyince dersten atılır ve boykot başlar.Bu yeni moda giderek popüler olmaktadır artık.Mevcut tasarımlarla yetinmeyen modacılar yeni tasarımlar ortaya atarlar; ‘’Şulebaş Modeli.’’ Tasarıma adını da veren ünlü modacı Şule Yüksel Şenler’dir.Türban öyle değil böyle bağlanır der ve başlar Anadolu’yu gezip bu yeni modeli tanıtmaya.Sonradan bu modaya dışarıdan da etkiler olur.1970’lerde Lübnanlı Şiilerin lideri olan Hüccetülislam Musa Sadr, tasarımı bugünkü şekline getirir ve şekil,bağlama konusu sonuca bağlanır.
Bu kısa türban tarihi dersinden sonra gelelim günümüze. Özal’la alevlenip Erdoğan ile doruk noktasına ulaşan bu mesele artık iyice çığırından çıkmış gözükmekte.1999’da türbanı ile mecliste yemin etmeye kalkan Merve Kavakçı’nın yaptığına ne kadar çok şaşırmıştık hatırlayın.Herkes hayretler içinde izlemişti televizyonlardan.Bugün neden kimse Cumhurbaşkanı’nın türbanlı eşinin kırmızı halılardan yürümesine ses çıkarmaz oldu? Neden kimse YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın yaptığı, üniversitelerdeki başı açık arkadaşlar bizim güvencemiz altındadır şeklindeki açıklamaya ağzını açıp da bizim asıl konumuz türban mıydı başı açıklar mı diyemedi ? Mesele çok küçük de ben mi abartıyorum bilemedim ama gidişat çok iyi görünmüyor.1920’lerin ilerici devrimi tamamlanmadan bitmek üzere mi acaba? Kurulan laik düzenin sonu mu geldi? Cevabını sizlere bırakıyorum..
Türban konusunda bizim tavrımız nettir dostlar.Yapılan tamamı ile bir iyi niyet suistimalidir, Anadolu’nun masum insanlarının emperyalist düzenin oyununa getirilmesidir.Bu suistimalcilere, emperyalizm yardakçılarına tek söylenebilecek söz referandumda da büyük bir gururla dediğimiz gibi kocaman bir HAYIR’dır.Çünkü amaçları belli;türbanı kafalara değil beyinlere takmak,yarattıkları duyarsız seçmen kitlesini arttırıp yıllarca iktidar koltuğunda kalmak ve ülkeyi emperyalizmin boyunduruğu altına tam anlamıyla sokmak.
Bizler bu ülkenin solcu, devrimci,ilerici gençleri olarak geleceğimizi garanti almak adına,güzel günler görmek adına bu mücadelede duyarsız kalamayız.Bugün üniversitelerde olan türban kavgalarında yoldaşlarımıza saldıran zihniyet,yarın bizi evlerimizden alıp idam sehpasına götürmeye de muktedir olabilir.Gelecek güzel günler adına herkesi mücadeleye davet ediyorum; Hem kendimiz için hem de geleceğimiz için…
Etiketler:
Baş Örtüsü,
Koray Parıltı,
Türban,
Türban Meselesi,
Türban Sorunu
Taraf Olmak ya da Tavır Almak

Son günlerde şu cümleyi oldukça sık kullanır oldum: “Siyasette taraf olmak, bertaraf olmayı da kabul etmek demektir; asli olan tavır almak ve arkasında durmaktır. Sonucu ister ödül olsun, ister ceza.” Özellikle CHP’de son günlerde yaşanan olayların ardından bu cümlenin haklılığını kendimce bir kez daha gördüm. Baştan belirtmek isterim ki bu yazıda CHP’nin yapısına ya da şahıslara yönelik eleştiri aramaya çalışanlar çok büyük hayal kırıklığına uğrayacaklar, çünkü bunlar beni ilgilendiren konular değil. Sözüm bu partinin gençliği içerisinde kendini anti-emperyalist, devrimci, Kemalist, ilerici, aydınlanmacı ve solcu olarak tanımlayanlaradır.
Niye bu yazıyı bu arkadaşlara hitaben yazıyorum, çünkü partinin gençliği içerisinde var olan, taraf olup bir yerlere gelme çabasından elinden geldiğince uzak durup vatan için verdikleri bu onurlu mücadeleyi devam ettirmeye çalışan insanlardır kendileri; taraf olmaktansa tavır almayı tercih edip, verdikleri bu kararların arkasında dik durmayı bilenlerdir.
Peki, nedir bu taraf olma ya da tavır alma olayı?
Bu iki durum bir bakıma gruplaşmanın da asıl nedenidir. Bir yanda da hırslarının esiri olup, giriştikleri koltuk mücadelesinde, ortaya herhangi bir fikir atmadan, bir şey üretmeden, birilerinin paçasına yapışıp bir yerlere gelmeyi amaç edinenler; diğer yanda ise fikirleriyle, düşünceleriyle, bir yoldaşlık ruhu ve örgüt ahlakı çerçevesinde halk için yola baş koyup, varını yoğunu ortaya koyanlardır. Yani biri çıkmak istediği makam için asansör düğmesine basmakla yetinir, diğeri ise ağır ağır ama emin adımlarla çıkar merdivenlerden. Çok sevdiğim bir söz vardır, buraya çok uygun olduğunu düşünüyorum: “Çıkışta akmayan ter, inişte gözyaşı olarak dökülür.”
İşte CHP Gençliği içerisinde taraf olmayı tercih edip, kısa yoldan bir yerlere gelme ereğinde olan asansör siyasetçilerine yazık ki, örgüt içerisinde yoldaşlık ruhunun yaratılmasını engellemektedirler. Bunun kaynağındaki mesele de “yol olmadan yoldaşlık olamayacağıdır.” Bir şey yapmak değil de bir şey olmak amacıyla hareket eden zihniyet, ortaya, insanları ortak hedefte birleştirecek bir yol koyamadığı için, bu gençlik örgütü büyük bir keşmekeş ve de her yönetim değişiminde tekrarlanan kaos ortamı içerisinde yoluna devam etmeye çalışmaktadır.
Peki, çözüm nedir?
Olayın çözümü de aslında ilk başta belirttiğim tavır almak ya da taraf olmak arasındaki ince çizgiden geçmektedir. Mesele CV’si dolgun gençlik liderleri yaratmaktansa, her üyenin uğrunda varını yoğunu koyarak yürüyebileceği bir yol ve yoldaşlık yaratmaktır. Bu kolay bir süreç değildir, herkes bazı şeylerden feragat etmek zorunda kalabilir; kimileri eğitiminden, kimileri sosyal yaşamından, kimileri de ailesinden. Ancak sonuç olarak, ortaya çıkacak olan şey sadece bir siyasi partinin gençlik örgütlenmesi değil, gerici ve emperyalist düzenin karşısında duracak olan önemli bir direnç noktasıdır.
Etiketler:
CHP,
Chp Gençlik Kolları,
Koray Parıltı
Solcu olmak zor zanaattır...
“Sol yıllardır kendi kendini eğlendirmekten, fikirlerini ideolojisini kendi içinde tartıştıktan sonra üstüne bir samsun sigarası yakıp ortaya koyduğu sonuçlara beğeni ile bakmaktan öteye gidemiyor.” Bu sözler yıllarını kapitalizmin dişlilerini yağlamakla geçirmiş bankacı bir dostuma ait. Bunu duyunca daha üsteliyorum ağzından laf almak, dışarıdan durumumuzu görmek için. Diyor ki ben otuzuna kadar liberal olup sonrasında solcu olan kimseyi görmedim, ancak hayatım bunun tersi örnekler ile dolu.
Bu tip serzenişlerle devam eden yarım saatlik bir sohbetin ardından, bu konu üzerine biraz düşünmenin faydalı olacağına karar verdim. Evet, ortada şöyle bir mesele var; “Sol yıllardır kendi kabuğu içinde kendisini hapis etmiş durumda.” Bir tarafta sosyalist sol olgunlaştırmaya çalıştığı ideolojisi ile kendi yağında kavrulurken, diğer yanda demokratik sol açılımlar (!) yaparak halkın tüm kesimlerine ulaşmaya çalışıyor. Yani bir bakıma kısır bir döngünün içerisindeyiz. Çünkü kabuklarını kırıp, fikirlerini tüm halka ulaştıramayan sosyalist sol karşısında, geniş kitlelere hitap etmeye vakıf olan demokratik sol iktidar hırsına düşüp, oy alabilmek adına iktidarın yedek lastiği olmaya kalkarsa, kapitalizmin ezici çarkına bir dişliyi de onlar eklemiş olur. Yöntemleri farklı olsa da ortak bir ereğe hizmet etmeleri gereken bu iki taraf, özünde hareket ettikleri temellerden sapıp yanlış yollara girdiklerinde, bundan etkilenecek olan emekçilerden başkası değildir.
Bu ülkeden emeğin hakkını savunmayan, sadece iktidar hırsıyla şov amaçlı hareket eden bir kesim kendisini solcu, devrimci olarak nitelendiremez. Çünkü;
- Bu ülkenin solcuları, emekçileri sömürmekten öteye gitmeyen para babaları, bunların birlik ve dernekleri ile işbirliği içinde olamaz.
- Bu ülkenin solcuları, Amerikanvari sendikalaşmanın en güzel örneklerinin sergilendiği bu ülkede, işçi haklarından ziyade patron hakları ile ilgilenen iktidar yalakası sendikalara destek veremez, bu tip sendikalardan destek alamaz.
- Bu ülkenin solcuları, yüzüne sol makyaj yapıp, bir yandan da sermayeye göz kırpamaz.
- Bu ülkenin solcuları, F tipi örgütlenmeye her halükarda karşı durur.
- Bu ülkenin solcuları, bölücü gerici her türlü faaliyetin karşısındadır.
- Bu ülkenin solcuları, yurtseverdir, kapitalist para babalarının oyununa gelip, bu ülkenin bölünmesine göz yumamaz.
İşte tüm bu sebeplerden ötürü “Ben solcuyum, ben devrimciyim, ben halkçıyım” demek zor bir meseledir. Özellikle de bu ülkede…
Halkın çıkarları doğrultusunda hareket etmeyip halkı ağzından düşürmemek; iktidar yolunda sermaye ile işbirliği yapıp, devrimciliği ağzından düşürmemek “ne şiş yansın ne kebap” mantığından öte bir mesele değildir. Ya asıl kimliğini ortaya koyarak, insanları kandırmaktan vazgeçeceksin, ya da çıkıp haykıracaksın: “Hep birlikte üreteceğiz, hep birlikte yöneteceğiz.”
Etiketler:
CHP,
Chp Gençlik Kolları,
Komünizm,
Koray Parıltı,
ÖDP,
Sol,
Solculuk,
TKP
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

